Genel Bir Tanım İle Minyatür

 
Genel bir tanım ile minyatür, yazma eserlerde anlatılan olayları görselleştirmek üzere yapılan kitap resim sanatıdır. Özellikle şehname, gazavatname, surname gibi yazma türlerinde bir nevi fotografik işleve de sahip olan minyatür bu yönü ile yazıldığı dön

Avrupa tarzında bir perspektifin olmaması, ışık ve gölgenin ihmal edilmesi minyatürü üç boyutlu bir resim olmaktan çıkararak iki boyutlu sathi bir resme dönüştürür. Üç boyuttan uzak bu iki boyutlu resim anlayışı, minyatürü gerçek olan ile gerçek olmayan arasındaki bir zemine oturtur. Bu durum aynı anda teşbih ve tenzihi bünyesinde barındıran minyatürü adeta berzah âlemine ait kılar ki bu tam da İbnü’l-Arabî’nin aynı anda hem teşbih hem de tenzihi içeren, hem O, hem de O olmayan Vahdet-i Vücud anlayışının sanat üzerindeki yansıması gibidir. Zira minyatürler hem bu âleme ait hem de değillerdir. Hem gerçekçi ve aslında hem de değillerdir.

 

Minyatürlü yazmaların Osmanlıdaki en erken örneğine 15. yüzyılda rastlanır. Bilinen ilk minyatürlü Osmanlı el yazması, 1416 yılına ait olup, II. Murad’ın şehzadeliği sırasında Amasya’da yapılmıştır. Bu eser Tâcüddin İbrâhim b. Hızır Ahmedî’nin, Mekodonyalı Büyük İskender’in İslâm kültüründe benimsenmiş yaşam öyküsünü ve bu öykü içerisine yedirilmiş tarih, coğrafya ve gök bilimi gibi konuları içeren İskendernâme adlı eserinin bir nüshasıdır (Resim 2).

 

Sanatı devlet işinin bir parçası olarak gören Osmanlılar, sanatın hamiliğini yapan Fatih döneminde, devlet teşkilatı içerisinde Ehl-i Hıref adında sanatkârlar örgütünü oluşturarak minyatür sanatının ivmelenmesini sağlamışlardır. Bu dönemde Fatih’in Doğu ve Batı’dan gelen sanatçıları saray çatısı altında bir araya toplaması, hem Batı hem de Doğu resim anlayışının bir arada harmanlandığı yepyeni bir minyatür anlayışının ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bunun sonucunda Doğu resminin çizgiselliği ile Batı resminin ışık ve gölge tekniği bir araya getirilmiştir. Nitekim bu döneme ait nakkaş Sinan Bey’e atfedilen Fatih portresi, döneminin bahsettiğimiz özelliklerini son derece güzel bir şekilde yansıtan en önemli örneklerden biridir. Zira bu portrede Doğu resmindeki çizgisellik ile Batı resmindeki ışık ve gölgeli boyama tekniğinin birlikteliği son derece net bir şekilde görülür (Resim 3).

 

Resim 3: Fatih Sultan Mehmed’in portresi (Albüm, 1460-80, TSM, H. 2153, y. 145b.)

Klasik üslubun oluştuğu 16. yüzyılda bu sanatın en gelişmiş örnekleri verilmiş, çok sayıda minyatürlü eserler üretilmiştir. Nitekim bu dönemde şehnameci Seyyid Lokman ve Nakkaş Osman birlikteliği bahsi geçen bu klasik üslubun oluşmasında önemli bir rol oynamıştır (Resim4).


Resim 4: Bağdat’tan gelen bir aslancının getirdiği aslanın, Osman Gazi’nin çizmesini yalaması (Nakkaş Osman, Hünernâme, TSM, H. 1523, y. 57b)

 

18. Yüzyılda Lale devri ile birlikte her alanda olduğu gibi sanat alanında da Avrupa’nın tesiri en üst noktaya varmış, minyatür sanatında hem konu hem de teknik itibari ile büyük kırılmalar yaşanmıştır. Bu dönemde minyatürlerde ışık ve gölge kullanılmaya başlanmış, daha önce ihtiyaca binaen kompozisyonun bir köşesinde küçük bir figür olarak yer alan kadın figürleri Levnî ve Abdullah Buhari ile birlikte minyatürlerde ana özne olarak tek başlarına ve hatta kimi zaman dekolte denilebilecek kıyafetler içerisinde resmedilmişlerdir (Resim 5).

Resim 5: Acem Çengisi (Levni, Albüm, TSM, H.2164)

19. yüzyıla gelindiğinde ise kitap sayfaları arasında yer alan minyatürler artık yerlerini yağlı boya duvar resimlerine bırakmışlardır. Bu sanat 200 yıl gibi uzun süren bir uyku döneminin ardından 20. yüzyılın ikinci yarısında Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver’in kişisel çabalarıyla elde ettiği bilgileri öğrencilerine aktarması yolu ile yeniden filizlenme imkânı bulmuştur. Hocanın bu çabası günümüz minyatür sanatının mayasını oluşturmuştur.

 

Osmanlılarda, devlet eliyle kurulmuş olan Ehl-i Hıref teşkilatı çatısı altında yapılan minyatürler, sanatı devlet işi olarak gören bir yaklaşımın eserleridir. Devletin bizatihi kendisi tarafından yaptırılan bu minyatürler, edebiyat ve bilim konulu eserlerde, gazavatnameler, şehnameler, surnameler ve silsilenameler içerisinde yer alır, sayfalarda yer alan metine sadık kalınarak, metnin anlamını bütünleyip, pekiştiren bir öğe olarak yapılırlardı. Osmanlı döneminde kitap sayfaları arasında var olan minyatür sanatı, günümüzde duvarlara asılan levhalara dönüşmüşlerdir. Bu dönüşüm minyatürün işlevini de değiştirmiş onu metine bağlı, metini pekiştiren fotografik bir öğe olmaktan uzaklaştırmıştır.

Doğal kök boyalarla boyanan Osmanlı minyatürlerinde boyalar, kâğıda sabitlenebilmeleri için yumurta sarısı ile karıştırılarak kullanılırlardı. Bu boyalar kuruduklarında su ile açılıp tekrardan kullanılamadıklarından daha sonraları yumurta sarısı yerine su ile açılmış tutkal içerisine birkaç damla pekmez ya da bal damlatılarak elde edilen çözeltiyle karıştırılarak kullanılmaya başlanılmışlardır.

 

Günümüzde kökboyaların yerini kimyasal içerikli boyalar almıştır. Akrilik, guaj, suluboya ve birtakım mürekkep türleri kullanılarak, boyada çeşitlilik sağlanırken, endüstrinin piyasaya sürdüğü birçok farklı içerikli medyumların kullanılmaya başlanmasıyla birlikte bu malzeme çeşitliliği daha da artmıştır. Malzeme çeşitliliğinin artması ile birlikte işi kolaylaşan sanatçılar, bu sayede işçilik kalitelerini arttırmışlardır.

 

Boyalar dışında üzerinde çalışma yapılacak olan zemin malzemeleri de değişmeye başlamış, geleneksel metodda kullanılan murakkalar zaman zaman yerlerini paspartu kartonları ve bristol kâğıtlarına bırakmışlardır. Bu zemin kâğıtları, doğal kökboyalara alternatif olarak çeşitli akrilik ve gıda boyalarıyla, tekneye yatırılarak ya da fırça, sünger gibi çeşitli materyaller yardımıyla, kimi zamansa air brush tekniği ile boyanmaya başlanmıştır.

 

Geçmişi çokta eski olmayan, kimyasal içerikli bu yeni malzemelerin varlığı, bu malzemelerin eserin dayanıklılığına olan tesirinin nasıl olacağı konusundaki tartışmaları da beraberinde getirmiştir. Zira geleneksel metotlarla yapılan minyatürlerin dayanıklılığı tartışma götürmezken endüstrinin bize sunmuş olduğu bu yeni ürünlerin eserin ömrü üzerine nasıl bir etki yapacağı şuan için birer muammadır.

 

Uzun süren bir uyku döneminin ardından tekrardan mayalanmaya çalışan minyatür sanatı, uzun süren bu uyku süreci sebebiyle kendi doğal gelişim sürecini sekteye uğratmıştır. Yaşanan bu süreç beraberinde yeni bir başlangıç noktasının nasıl olması gerektiği hususundaki problemleri getirirken, aynı zamanda zamanın bu kopuk iki ucu arasındaki bağlantının hangi köprü ile kurulması gerektiği konusundaki problemlerinde açığa çıkmasına yol açmıştır.

 

Sanat toplum ve siyasetin mayaladığı bir olgu olup gelişimi toplumların gelişim süreciyle paralellik gösterir. Nitekim toplumun sosyo kültürel yapısı, ekonomik durumu, sanatı mayalayan ana unsurlardır. Günümüzde bir kimlik arayışı içinde yolunu bulmaya çalışan minyatür sanatı sanatçılarımızın samimi çabalarıyla kendi yolunu er geç bulacaktır.

 

 

ZALİHA ERDOĞAN PEÇE