SANATA DÖNÜŞEN İMZA “TUĞRA”

 
Tuğra, Türkçe kökenli bir kelimedir. Kendisiyle doğrulanan, tasdik olunan anlamına gelir. Oğuzca’da kelimenin sonundaki “ğ” harfi kural olarak okunmayıp düştüğünden Osmanlı Türkçesindeki okunuşu “tuğra”dır.

Tuğra, Farsça “nişan”, Arapça “remiz, imza” manasındaki “tevki” ile eş anlamlıdır. Bu kelimelerin hepsini Osmanlılar, padişahın yazılı alameti, görüntü ve nitelik bakımından bir benzeri olmayan tuğra için kullanır.

 

Tuğranın, Selçuklular, Anadolu Beylikleri, Memlûklar ve Osmanlı Devleti tarafından kullanıldığı belgeler sayesinde bilinmektedir. Şekil olarak Osmanlılar tarafından geliştirilmiş ve bugünkü formunu almıştır. Görüntü ve mahiyeti itibariyle diğer devletlerin armalarında olmayan güçlü bir ifadeye sahiptir. Sultanların nişanı ve imzası olan tuğra, aynı zamanda hanedanın simgesi ve Osmanlı Devleti’nin de armasıdır. Tuğra biçimsel özelliği ile insanı cezbeden, merak uyandıran bir görünüşe sahiptir. Şekliyle ilgili bir rivayete göre tuğra, “tuğrı” adlı efsanevî doğan kuşunu temsil etmektedir ve Oğuzların totem işaretidir.

 

İncelenen kaynaklardan çıkan ortak hüküm, Selçuklu ve Anadolu Beylikleri’nde resmî belgelerin üzerine tuğranın kavisli formda çekildiğidir. Memlûklarda ise bir satır üzerine yazılıdır ve metindeki harflerin keşideleri yukarıya doğru uzundur.

 


el-Melik ün-Nâsır Mehmed b. Kılavun ve Şaban b. Hüseyin’in Tuğrası (Suha Umur, Osmanlı Padişah Tuğraları, İstanbul 1980, s. 14).

 

Osmanlı tuğrasının şekli kendine mahsustur. Orhan bin Osman yazısının istifi ile metninde bulunan kelime ve harflerin stilize edilmesinden doğmuş ve yüzyıllar içinde gelişmiştir. Anadolu Beylikleri, tuğra şeklini Osmanlılardan alarak hükümdarlık alameti olarak kullanmışlardır.


Karamanoğlu İbrahim Bey’in Oğlu Pir Ahmad Bey’e Ait Tuğra (Suha Umur, Osmanlı Padişah Tuğraları, İstanbul 1980, s. 17).

 

Tuğralar; ferman, berat, menşur, ahidnâme, arazi tahrir defteri, vakfiye ve temliknâmelerin üst kısmına yazılır. Selçukluda tuğra çeken kişilere “tuğraî” Osmanlıda ise “nişancı” denir. Hanedan arması gibi, bayrak, pul, bina ve harp gemilerinde kullanılır. Paraya da basılırdı. Bugün bina ve müzelerde bulunan taş üzerine hakk edilmiş tuğraların kullanımı 18. yüzyıldan itibaren çok yaygındır. 16. yüzyıldan günümüze ulaşan nadir örneklerden biri, İstanbul’da Nişancı Mehmet Paşa Camii’nin kapısı üzerindeki III. Murad’a ait tuğradır.

 

Şehzade sancağa çıktığı zaman kendi ismiyle tuğra çekmek hakkını kazanır ve bu dönem içinde şekli belirlenir. Tahta çıktığında imzasında değişiklik yapılmaz, saltanatı müddetince aynı kalır. Ayrıca şehzadelerin tuğra şeklinde hakk edilmiş mühürleri de vardır.

 

Tuğra formu dört bölümden oluşur. Bunlar sere (kürsü), beyze, tuğ ve kol olarak adlandırılır.

 

Sere, tuğranın alt kısmında yer alır ve metnin yazıldığı kısımdır. Bu bölüme padişah ve babasının ismi, şah, han, bin, el-muzaffer ibareleri yazılıdır. İlk tuğra örneklerinde dikdörtgen bir görünümde olan sere III. Murad’dan itibaren üçgeni andıran bir şekil alır. Beyze, tuğranın sol tarafında yer alan han ve bin kelimelerindeki “nun” harfinin, kıvrılarak iç içe iki kavis şeklinde yazılması ile oluşur. Bazen de başka bir kelimedeki “dal” harfinin oluşturduğu kavise denir.

 

Tuğ, sereden yukarıya doğru uzanan elif harfi şeklindeki üç dik çizginin adıdır. Bunlar metinde geçen “elif-lam” ve “zı” harflerinin uzantıları olabilmektedir. Tuğlara takılarak inen kıvrımlara “zülfe” veya “zülüf” denir.

 

Kol, beyzelerin sağa doğru uzantıları olan, “muzaffer” kelimesinin üstünden paralel olarak geçen ve aşağıya doğru uzanan kısımlardır. Bir diğer adı da “hançer”dir. Bu uzantılar I. Bayezid’den itibaren kullanılmaya başlar. Kolların üst kısmına, II. Mahmud'dan itibaren bazı padişah mahlaslarının yazıldığı görülür.

 

 

Tuğra çekerken belirli bir usul takip edilmektedir. Hükümdarın ismi sere denilen bölümün en altına yazılır. Bu ismin son harfinin biraz yukarısından başlayarak sola doğru bir kavis meydana getiren bin kelimesindeki nun () ile iç beyze oluşturulur. Hükümdar isminin üzerine de babasının adı konur. Hân kelimesinin nunu () ikinci bir kavis teşkil ederek dış beyzeyi meydana getirir. En üste yazılan muzaffer kelimesinin r () harfi sola, iç beyzenin ortasına doğru uzanır. Bunun üzerine de II. Mehmed ile birlikte tuğraya giren “daima” kelimesi yazılır. Alttaki birinci kavisin genişliği daha büyük olup ikinci kavis onun içerisinden dönmektedir. Her iki beyzenin uçları sağa doğru daralarak ve tuğları keserek devam ettirilir. İsimlerde geçen elif (ا) ve lam (ل) harflerinin yukarıya doğru uzantısıyla tuğlar oluşturulur.

 

 


Mehmed Bin Murad Han Muzaffer Daima.

 

Osmanlıdan günümüze ulaşan ilk tuğra Orhan Gazi’ye aittir. Bugün elimizde bulunan Orhan Gazi’nin iki tuğrası M. 1324 ve M. 1348 tarihlidir. Tuğra metni “Orhan ibni Osman” şeklinde yazılıdır. İsimde üç nun harfinin bulunmasından dolayı üç beyzelidir. Milâdî 1324 tarihli ilk tuğra şekli daha iptidai bir görüntüdedir. Üç nun harfi sola doğru çekili bir biçimde iç içe yerleştirilmiş, dik harflerle de üç adet tuğ elde edilmiştir. Milâdî 1348 tarihli tuğrada ise nun harflerinin keşideleri yukarıya doğru döndürülüp birleştirilmiştir. Dik harflerden elde edilen tuğralara süsleme amaçlı sağa dönük zülfeler takılıdır. Orhan Gazi’ye ait tuğra formu günümüzdeki tuğra şeklinin iskeletini oluşturmaktadır.

 


Orhan Gazi Tuğrası M. 1324.(Suha Umur, Osmanlı Padişah Tuğraları, İstanbul 1980, s. 81).

 

I. Murad tuğrası ile birlikte iki beyzeli üç tuğlu tuğra formu başlamaktadır. “Murad bin Orhan” isminde iki nun olduğundan dolayı beyze sayısı ikiye iner ve bu şekilde son padişah tuğrasına kadar devam eder. Zülfeler ise, Orhan Gazi tuğrasının aksine sola doğrudur.

 

Osmanlı padişah tuğralarının hepsi üç tuğludur fakat Şehzade Emir Süleyman’ınki (Çelebi) istisnadır. Bu tuğra metni “Emir Süleyman bin Bayezid”dır. İsimdeki dik harflerin sayısından dolayı dört tuğ ile yazılır. Bu şekliyle özel bir örnektir.

 

Tuğra metninde padişah ve baba adı ile birlikte bin, han, şah, el-muzaffer daima gibi ibareler de kullanılmaktadır. Bu kelimeler metinde şu şekilde yer almaktadır.

 

“Bin” oğul anlamındadır ve padişahın baba adının önüne yazılır.

 

“Han”, Türk hakanlarına verilen isimdir. Çelebi Mehmed’den itibaren tuğra metnine ilâve edilir ve padişahın baba adının sonuna yazılır. I. Mahmud tuğrasından itibaren ise (III. Mustafa, han unvanını kullanmamıştır) padişah isminin sonuna bağlanarak serenin en alt bölümünde yer alır.

 

“Şah” kelimesi unvan ve isim eki olarak kullanılır. Yavuz Sultan Selim’den itibaren padişah ismine “şah” unvanı eklenir. I. Süleyman, II. Selim ve III. Murad’ın tuğralarında, hem padişah hem de baba ismine izafeten iki defa kullanılır. I. Mahmud’la birlikte padişah tuğralarından (III. Mustafa’nın tuğrası istisnadır) çıkarılır.

 

“Muzaffer” kelimesi ilk defa II. Murad’ın tuğrasında kullanılır ve bundan sonrakilerde de mevcuttur. II. Mehmed (Fatih) ile “daima” kelimesi eklenir ve “muzaffer daima” bir dua cümlesi olarak tuğrada yerini alır. Kanunî Sultan Süleymanla birlikte bu tabirin başına “el” harf-i ta’rif ilâve edilir ve “el-muzaffer daima” şeklinde yazılır.

 

I. Mahmud tuğrası, metin ve istif bakımından bazı değişiklikler gösterir. Han ve şah kelimesi pek çok defa tuğra metninden çıkarılır veya ilave edilir. I. Abdülhamid'in tuğrası ile birlikte “şah” yerine “han” unvanı eklenir “Abdülhamid han bin Ahmed el-muzaffer daima” şeklinde yazılır. Bu dönemden sonra metinde değişiklik yapılmaz.

 

Tuğranın form olarak gelişim sürecine bakıldığında beyze ve tuğ bölümünün birleştirilerek ilk biçimsel özelliğini I. Murad zamanında, klâsik şeklini ise II. Mehmed tuğrasıyla aldığı görülür. Bu tuğra görüntü olarak dikdörtgen bir yapıdadır. Tuğlar kısa, zülfe sola doğru düz bir çizgi şeklindedir. Kanunî Sultan Süleyman’a ait tuğra ile birlikte beyze bölümü daha oval bir görünümde, tuğlar uzunca ve zülfeler “S” şeklindedir.  Tuğranın sere bölümünde ki kare görüntü III. Murad’dan itibaren üçgeni andıran bir şekil alır.  Bu form küçük farklılıklarla II. Mahmud dönemine kadar devam eder. Hattat Mustafa Râkım Efendi ile birlikte tuğra formunun boşluk ve denge oranları dikkate alınarak yeniden şekillendirilir. Sere bölümüyle aynı düzlemde olan beyzeler yukarıya kaldırılır ve sola doğru uzunca olan kavis (beyze) yazıya yaklaştırılır. Harfler düzeltilerek yazı istifi yeniden tertip edilir. Tuğ ve kollar yazı bölümüne yakın bir görüntüye getirilir. Dik olan tuğlar bir nokta sola eğimlidir ve zülfeler biraz daha aşağıdan yerleştirilir. Tuğranın sağ tarafına padişaha ait mahlas II. Mahmut “Adlî” , II. Abdülhamit “Gazi” ve V. Mehmet “Reşat” yazılır. Bu değişikliklerle birlikte tuğra formu daha yuvarlak bir görüntüye sahip olur. Hattat Sami Efendi’nin II. Abdülhamit için yazmış olduğu tuğra, form ve yazı bakımından çok beğenilmektedir. Hatta Prof. Uğur Derman bu tuğra için “Tuğraların Padişahı” demektedir.

 

Orhan Gazi’den son padişah Sultan Vahdettin’e kadar geçen süre içinde tuğranın değişimini incelediğimizde sanatsal bir mahiyet kazandığı görülür. Devletin gücü ve ihtişamının göstergesi olarak yazılır ve tezhiplenir. Osmanlı Devleti’nin erken döneminde tuğranın yalnızca padişahın imzası niteliği taşımasından dolayı, ilk tuğra örneklerinde herhangi bir süslemeye rastlanılmaz. Ferman, berat, nâme-i hümayun gibi belgelerin üzerine çekilen tuğralarda tezyinat Fatih Sultan Mehmed döneminde başlar. Bu ilk örneklerin özelliği yazıda altın kullanılması ve sere bölümündeki harf boşluklarının kobalt mavisi ile doldurulmasıdır. II. Bayezid devrinde beyzelerin içleri ilk defa stilize motiflerle tezhiplenir. 16. yüzyılın başlarından itibaren tezyinî bir özellik kazanan tuğranın beyze, sere ve kol bölümlerinin üst kısmına, yazıyı kuşatacak şekilde süsleme yapılır. Bu yüzyılın ortalarında Kara Memi üslubunun (yarı stilize) kullanılmaya başlandığı görülür. İç beyze ve sere kısmı yarı stilize gül, lale, karanfil, sümbül ve süsen gibi çiçekler, zülfe ve tuğların araları bahar dalları ile tezhiplenir. Ayrıca tuğra çekilirken kullanılan siyah is mürekkebi yerine zer mürekkebi kullanılarak çeşitli renklerle tahrirlendiği görülür. Bazen de lacivert renkle yazılan tuğranın tahriri altın ile çekilir. Bu dönemde tuğra, (imza ve arma olmasının haricinde) hattat ve müzehhipler tarafından nadiren levha olarak da tasarlanır. Bu istisnai eserlerin her biri sanatın ulaştığı doruk noktasının bir göstergesidir.  Kanunî Sultan Süleyman, III. Murad ve I. Ahmed’e ait tuğra levhalardır.  Kanunî (GY 1400) ve III. Murad’a (GY 1392) ait olanları Kara Memi üslubunun en güzel örneklerindendir. I. Ahmed (GY 1394) tuğrasının müzehhibi ise Nakkaş Hasan’dır.

 

17. yüzyılda tezhipte yaşanan duraklamanın etkisi tuğra süslemelerinde de görülür. Bu yüzyılın sonlarında ise tuğranın üzerine yapılan tezyinat, form olarak hayat ağacına dönüşür. Hayat ağacı, bütün medeniyetlerde evrensel canlılığın simgesi olarak kullanılmaktadır. Osmanlıda bu süsleme özelliği II. Mahmud dönemine kadar sürer. Osman Gazi’nin rüyasında gördüğü hayat ağacının (Servi), kurulacak devletin habercisi olmasından dolayı Osmanlı kültür tarihinde önemli bir yeri vardır.

 

 Yazıldı sebze-i nev-hîzden hat-i ahkâm

Çekildi sâye-i mutbû-i servden tugrâ

 

Fuzûlî’ye ait beyitte, çimen ferman yazısına, servi gölgesi ise ferman üzerindeki tuğraya benzetilmiştir. Görüldüğü gibi servi motifi o dönem şiirlerinde de yer almaktadır.

 

18. yüzyılda Batı sanatının etkisiyle Türk Rokokosu denilen sanat akımı başlar. Klâsik devrin hatâyî, rumî ve yarı stilize çiçeklerinin yerini natüralist, kurdeleyle bağlanmış çiçek buketleri alır. Süslemede minyatür Kâbe ve Ravza-i Mutahhara tasvirleri de kullanılır. Bu dönemde ayet, hadis ve güzel sözler tuğra formunda musennâ, ta’lik gibi farklı yazı çeşitleriyle yazılır ve levha olarak süslenir. Bu yüzyılda mevlevî sanatçılar tarafından “Yâ Hazret-i Mevlâna Celaleddîn-i Rûmî”, “Ya Hazret-i Mevlana dost Kaddes-Allâhü sirrâhu” gibi hürmet ve saygı ifade eden sözler de tuğra şeklinde yazılır. Bu levhaların tezyinatında çiçek demetleriyle birlikte Mevleviliğin simgesi olan sikke ve yeşil renk de kullanılmaktadır. Bu dönemde Râkım’ın getirdiği yeniliklerle tuğranın iç kısmında tezhiplenecek alanların daralmasından dolayı tuğra içine süsleme yapılmaz. Tezyinat daha çok formun sağ ve sol üst kısmında natüralist buketler şeklinde görülür.

 

Osmanlı Devleti’nin yıkılması ile birlikte resmî görevini tamamlayan tuğra, hat sanatının bir kolu olarak tarihî serüvenine devam etmektedir. Günümüzde de sanatsal kıymetini kaybetmeyen tuğra formu hattat ve müzehhipler tarafından levha olarak tasarlanmaya devam etmektedir.

 (SİBEL AK)

 

 

 

KAYNAKÇA

Fuat Bayramoğlu, “Tezhipli ve Padişah Onaylı Fermanlar”, Kültür ve Sanat Dergisi, İş Bankası Yayınları, İstanbul 1976, sa. IV, s. 17 – 37.

Fuzûlî, Türkçe Divan, hazırlayan. Kenan Akyüz, Türkiye İş Bankası Yayınları, Ankara 1958.

İsmail Hakkı Uzunçarşılı, “Tuğra ve Pençeler ile Ferman ve Buyruklara Dair”, Belleten, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1941, c. V, sa. XVII - XVIII,  s. 112 – 157.

İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti Teşkilâtında Medhal, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1970.

İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti’nin Saray Teşkilâtı, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1984.

Midhat Sertoğlu, Osmanlı Türklerinde Tuğra, Doğan Kardeş Mtb. San. A.Ş., İstanbul 1975.

Mübahat S. Kütükoğlu, Osmanlı Belgelerinin Dili, Kubbealtı Neşriyat, İstanbul 1998.

Suha Umur, Osmanlı Padişah Tuğraları, Cem Yayın Evi, İstanbul 1980.

Şule Aksoy, “Osmanlı Sultanlarının Tuğraları ve Tuğralı Belgeler”, Osmanlı Kültür ve Sanat Ansiklopedisi, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 1999, c. XI, s. 65 – 74.

Zarif Orgun, “Tuğra: Tuğralarda el-Muzaffer Dâima Duası ve Şah Ünvanı Şehzâde Tuğraları, Mehmet II’nin Tuğra, İmza ve Mühürleri”, Türk Tarih, Arkeologya ve Etnografya Dergisi, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 1949, sa. IV, s. 203 – 220.